Sultan Veled’in Rebabname’sinde rebab

Hz. Mevâna’nın oğlu Sultan Veled’in 700/1301 yılı Şaban ayının başında yazılmaya başlanıp aynı yılın Zi’l-hicce ayında, yani beş aydan daha az bir zaman sürecinde tamamlanan ve Mevlânâ’nın Mesnevi’si vezninde manzum ve mensur olarak kaleme alınan Rebabnâme‘si, insanların, Hak Taâlâ’nın emrine ve elçisinin sünnetine uygun olarak yaşamaları, yasaklardan kaçınmaları, tövbe ve ibadetle meşgul olmaları için, Kur’an’ın ve hadislerin ışığında, çeşitli ibare ve misallerle öğütlerde bulunulan ve tarikatın gereği olan hususların anlatıldığı, bir nevi vaaz ve öğüt kitabıdır.

Telif sebebinin anlatıldığı dibaceden başka 105 nesir başlığı ve 8124 beyti ihtiva eden eserde, Farsçanın yanısıra Arapça, Türkçe ve Rumca beyitler de bulunmaktadır. Bu dört dilde yazılmış beyitler içermesi yönüyle de, çok önemli ve ender eserlerdendir[2].

Sultan Veled, Rebabname’yi neden yazmış olduğunu şu şekilde anlatır [1]:

Bu sırlarla dolu Mesnevi-i Manevi’nin yazılış sebebi şudur:

Gönül ehli kişilerden büyük bir zat bu acizden, hakkımdaki sevgi ve iyi niyetine binaen, talep etti ve yol gösterdi. Dedi ki:

“Hoca Senai Rahmetullah-ı Aleyhin “İlahinâme”si vezninde bir kitap yazmıştınız. Ümit ederim ki Cenabı Mevlana kaddese sırrıhu hazretlerinin Mesnevi’si vezninde de diğer bir eser vücuda getirirsiniz, bu suretle o vezne aşina olan kardeşlerimizin de hatırlarını hoş etmiş olursunuz. Çünkü “Bişnev ez ney” vezni, okuya okuya onların tabiatıyla birleşmiş, onların tabiatında derinleşerek sağlamlaşmıştır.

Zaten yazdığınız bütün şiirlerinizde Mevlana Hazretleri’ne benzemek, onun konularını ele almak ve incelemek amacını gütmektesiniz. Yazacağınız bu yeni eserin, Mesnevi-i Şerif vezninde olmasıyla da Hazrete tâbi olma ve benzeme çabası daha mükemmel olarak sağlanmış olacaktır.”

O zatın bu yönlendirmesini kabul ettim ve “Rebab”ın, Cenabı Hüdavendigâr’a mahsus ve ait olduğunu bildiğim için kitabıma Rebab ile başladım.

Hazreti Mevlana, Mesnevi’sinde buyurmuşlardı ki: “Ney, şundan dolayı şikâyet ediyor: Kamışlıktan kesilmiş, dostlarından uzak düşerek garip kalmıştır.”

Neyin sesinde bir inlemeden fazla şey yoktur. Rebabda ise birçok inilti ve perişanlık vardır. Rebabın bütün malzemesi (deri, kıl, tel ve ahşap) gariptir. Her biri kendi vatanından, kendi cinsinden ayrıldıkları için inler ve feryat ederler.

Demek oluyor ki “Rebabdaki iniltiler, neyden daha çok ve daha çeşitlidir.” Gerek neyde gerek rebabda ya da herhangi bir şeydeki inleme ve şikâyetler, aslında birer benzetme, birer mecazdır. Bunların inleme ve şikâyetleri hakikâtte şunun içindir ki: bunlar ezeli bilgi içerisinde zaten varlardı.

Suret âlemine gelince “Eser olarak başka bir âleme düştük, sanatkârın manevi birlikteliğinden ayrıldık.” diye şikâyet eder ve o birliktelik ve bütünlüğe tekrar kavuşmayı isterler. Hakikâtte ise, bunlar da birer istiaredir.

Gerek ney, gerekse rebabla kasdedilen, âşıklar ve taliplerdir ki “ahd ü elestte”de bütün enbiya ve evliyanın mukaddes ruhlarıyla beraber meşhur “hum cemîun ledeynâ muhdarûn” sözü gereğince o ilahın tertemiz huzurunda birleştikten sonra yüce “ihbitu” fermanına bağlı olarak ruhlar âleminden maddi âleme atıldıkları için ney gibi, rebab gibi feryat ederler ve ayrıldıkları âlemi hatırlama, güzelliğini düşünme ve o buluşmanın zevkini anarak asıl vatanlarına dönme arzusuyla ağlarlar ki bilinir “Hubbu’l-vatan mine’l-iman” buyrulmuştur.

Özet olarak, hakikât gözüyle bakılınca, gerek manzum, gerek mensur bütün söylediğimiz ve söyleyeceğimiz, Âdem (a.s.)’in devrinden beri söylenen ve bundan böyle de söylenecek olan sözlerin hepsinin de birer istiare olduğudur. Yoksa esas konunun içeriği, gerçekte ne söylenmiştir (SAYFA 2) ne de söylenebilir.

O hâlde bu sözlerin faydası nedir? Fayda şudur ki anlatılması mümkün olmayan bu hâlin büyük bir iş ve nihayetsiz bir devlet olduğunu söyleyerek herkesin talep ve rağbetini o tarafa yönlendirebilmektir. Mesela, baliğ olmamış bir çocuğa: “Mahbubun dudakları şeker gibi tatlıdır.” denilse, çocuk, kendi kendine bir kıyas ve çıkarım yapar, der ki: “Mademki şeker tatlıdır, mahbubun dudaklarının da onun gibi tatlı olması gerekir.” Hâlbuki çocuk, bu zevki baliğ olmadan evvel duyamaz.

Bunun gibi, fakirliğin nimeti ve o sonsuz güzelin güzelliği, enbiya ve evliyanın bu husustaki açıklamalarının hakikâti de hakkıyla bilinemez. Nasıl ki demişlerdir: “Men lem yezuk lem yarif – Tatmayan bilemez.”

 


  1. Sultan Veled. Rebabaname. Çev: Niğdeli Hakkı Eroğlu. Editör, hazırlayan ve sadeleştiren: İsmail Koçak. Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Yayınları, no: 214. İstanbul, 2011. S. 2.
  2. Veyis Değirmençay. Sultan Veled ve Rebabname. s. 80

 

Rebab

Haberler

Menü