Makale 57

Dünyada ilahi uygulama öyledir ki enbiya ve evliya Hak’tan ne isterlerse derhâl istedikleri yanlarında beliriverir.

Bu makale şunu açıklayacaktır:

Bir şeyhe el vermek büyük bir iştir. Musa aleyhisselam, o kadar azamet, nübüvvet ve Cenabı Hakk’ın kendisine ihsan ettiği bu kadar mucizeleriyle Hızır aleyhisselam’ın sohbetine talip oldu. Eğer Hızır’ın sohbetinde kendi gördüğünden yüz bin kat fazla ve belki daha ziyade hâller olduğunu açıkça anlamasa o sohbeti candan temenni eder miydi? Duası kabul olup da onun hizmetine erişince sohbetine tahammül edemedi. Nihayet, ondan yüz bin hasretle ayrıldı. O ayrılığın dağı Musa aleyhisselam’ın canında ebediyyen kaldı.


Cenabı Kelim bir gece ateş arıyordu, çünkü ateşin varlığına büyük ihtiyacı vardı. Dünyada ilahi uygulama öyledir ki enbiya ve evliya Hak’tan ne isterlerse derhâl istedikleri, yer ve göğün nakışlarından birinin biçimiyle temsil edilir, yanlarında beliriverir.

3790

Nasıl ki insanlar bu nakışları rüyada görüyorlarsa gönüllerine gelen şeyler -gerek gam gerek mutluluk- rüyada resimleniyorsa seçkinlere de yakaza (uyanıklık) hâlinde de açıkça görünür. Mana nuru onlarca suret olur (maddileşir), bununla dereceleri artar. Hazreti Meryem’in Cenabı Mesih’e hamile olduğu esnada Ruhu’l-kuddüs’ün yakışıklı bir genç suretinde görünmesi bundandır.

3795

Lut aleyhisselam’a gelen melekler de sakalı, bıyığı yeni bitmiş delikanlı şeklinde görünmüşlerdi. Hazreti Lut’a demişlerdi ki: “Cihan halkına görünmeyen bizler yalnız sana göründük ki bu aşağılık kavmi kahretmekle görevliyiz. Baştanbaşa cümlesini birden yok edeceğiz.” İşte bunlar gibi. Cenabı Hak kendi sanatını gerek rüyada, gerek uyanıkken nakışlarda gösterir. İlahi sanatın ucu bucağı yok. Asayı yılan etti. Böyle ki:

3800

Birine (Hazreti Musa’ya) vefalı dost olan asa, diğerine (Firavun’a) zehir oldu. Birine gülşen, diğerine ateş oldu. Düşmanlara karşı keskin kılıç, dostlara karşı sevilen gül bahçesi oldu. Konumuza gelelim; o zaman Musa aleyhisselam ne hâldeydi onu anlatalım. (Medyen’den Mısır’a dönüyordu.) Gece şiddetli karanlık, eşi hamile, ışığa şiddetle ihtiyaç vardı. Sıkıntılı bir hâlde ışık arıyordu. Issız çölde kimse yoktu, bu ıstırapla sağa sola koşuyordu.

3805

Bu esnada bir ağaç ateş suretine bürünerek Musa aleyhisselam’a göründü. Bu vesileyle Cenabı Musa halikına kavuşuyordu. Hemen ağaca doğru koştu. Bu ateş ona bir padişahlıktan daha kıymetli göründü.

(SAYFA 151) Cenabı Hak Hazreti Musa’ya kendini o ağaçtan gösterdi. Onunla vasıtasız olarak konuştu. “Elindeki nedir?” Dedi: “Asadır.” Allah’ın emriyle bırakınca asa ejderha oldu. Tekrar buyurdu ki: “Elini cebine sok, ayıptan geç, gayba yönel!”

3810

Hemen elini cebine soktu, gönlünü sıdkla Hakk’a yöneltti. Sonra buyurdu ki: “Elini cebinden çıkar, tâ ki dolunay gibi parlasın.” Çıkardığı zaman elinin içi öyle parlıyordu ki güneşin nuru gölgede kalırdı. Güneşin nuru ondan utanır, köleliğini candan kabul ederdi. Daha bunlara benzer birçok mucizeler bahşederek onu memnun etti, üzüntüden sıkıntıdan kurtardı.

3815

Bu kadar büyük lütuflara eriştiği hâlde Cenabı Hakk’a dua etti ki: “Ey Rabb-i Kerim’im! Bana Hızır’ı bir defa göster! Bu gamlı gönlüme merhamet buyur!” Eğer Hızır’ı görmek mühim bir iş olmasaydı, bu kadar bağışa eriştikten sonra Cenabı Hak’tan onu yalvararak ister miydi? Ona kavuşmayı bu derece arzuyla ister miydi? Birçok feryat ve niyaz ve yanıp yakılmadan sonra Cenabı Hak, hâline merhamet etti.

3820

Buyurdu ki: “Halktan uzak ol, usanmadan yaya olarak yoluna devam et! Ey seçkin kahraman, bu yolda yoldaşsız olarak tek başına devam et. Tâ ki seni yalnız olarak görsün, senden yüz çevirmesin, seni güler yüzle karşılasın.” Öyle yaptı, kendi kavminden kaçtı, o maksat uğrunda her şeyi feda etti. Nihayet birçok dert ve sıkıntıdan sonra arzuladığına kavuştu.

3825

Cenabı Musa Hızır’ı bulunca başından büyüklüğü attı (tevazuyla hareket etti). Gerçi evvelden beri varlığından soyunmuş, varlığından fani olmuştu. O’nun varlığı yanında da tamamen yok oldu. Cenabı Hak ona can kaynağından varlık verdi. Gençlikte iken hâli tamamıyla değişmişti. Bütün işleri tamamen Allah tarafından kolaylıkla gerçekleşirdi. Talep edilen böyle bir varlıktan dolayı o cisim, mutlak can olmuştur.

3830

Kendinden geçip de onda fani olunca, onun nurundan ona varlık verildi. Hızır aleyhisselam onu görünce uzaktan seslendi, o seyirden ona birçok işaretler verdi. Ona ilk önce onun hâlini söyledi. Nasıl olduğunu ve bu sohbeti Hak’tan ne amaçla istediğini anlattı. Musa aleyhisselam’ın bu husus için yaptığı dua ve yakarışları haber verdi. Cenabı Musa’nın Hızır hakkındaki kanaati kat kat kuvvetlendi. Hızır’a dedi ki: “Size köle olmak, ömrümün sonuna kadar hizmetinizde kalmak istiyorum.

3835

Gece gündüz, seferde huzurda sizinle bulunayım, başka bir kimseyle oturup kalkmayayım. Ben kavim ve kabilemi terk ettiğim gibi ümmetimi, yârânımı, işimi gücümü, her şeyi bıraktım. Ne riyaset isterim, ne ticaret, ne de âlemde sensiz yaşamak.”

(SAYFA 152) Hazreti Hızır, şefkat ve muhabbetle dedi ki: “Ey Kelîm, ayağını yorganına göre uzat! Cenabı Hak duanı kabul buyurdu, seni bize ulaştırdı.

3840

Muradın yerine geldi, fazlasını isteme, memleketine geri dön! Tâ ki o cemaat imamsız (başsız) kalmasın. Dönüp de vardığın zaman, bizden de onlara selam götür! Mademki Hak Teâlâ muradını verdi, mabudun isteğini kabul buyurdu, geri dön! Sen de, ümmetinin muradını ver, herkesin üzerine hikmet yağmuru yağdır! Çünkü bulut gibi deryaya geldin, ebedi inciler al, götür!

3845

Herkese hikmet yağmuru yağdır, tez ol! Tâ ki kolaylaştıran (Hak cc.) her dikene bir gülizar versin. Tâ ki herkes kendi isteğine ersin, sevdiğine şükretsin. O halkı yarı yolda bırakma! Can güneşinden onlara nur getir! Tâ ki herkes senin nurunla yollarına devam etsin. Senin madeninden cevherler alsın. O müminler senin sofrana muhtaçtırlar. Sofranı döşe ki herkes o nimetten faydalansın.

3850

Vuslatınla halka hayat bahşeyle! Yaralardan merhemini esirgeme! Sadakat meyvelerini ham bırakma! Onları pişir (kemale erdir). Senden istediklerini alsınlar! Ey doğruluk yolunun önderi, o grubun sevgilisi ve arzusu Hüda olsun! Halk, koyunlar gibidir, onların çobanı sensin! Onları can merası tarafına götürecek sensin! Onlar senin risaletini kabul etsinler diye Hüda, seni bu tarafa peygamber olarak gönderdi.  

3855

Seninle yüce ve alçak anlaşılsın, herkese Hak tarafına giden yolu gösteresin halkın mertebeleri senin vasıtanla belli olsun diye. Bir kuvvetli, güçsüz ve bir zayıf yüksek olsun, herkese sadakatine göre mükâfat erişsin, herkes penceresine göre güneşten ışık alsın diye. Sadakat, pencere; ruh, hane gibidir. Herkes penceresine güneşten feyz alır. Bu mertebeler senden (senin vasıtanla) meydana gelecek, güzel çirkin senin nurunla meydana çıkacaktır.

3860

Sen sadakat paralarının mihengi olacaksın. Kötülerin adını aşk levhasından sil! Defterine sadıkları kaydet! Münkirleri defterinden sil, kapından sür! Sen ışıksın! Güzel, hırsız, iyi, kötü, temiz ve murdar senin nurunla meydana çıkacaktır. Senin Hakk’a karşı kulluğun bundan ibarettir. Gücün yettiği kadar buna devam et. Hak Teâlâ seni, senden mucizeler meydana gelsin diye yarattı.

3865

Seni kabul ederek sana ümmet olan, Hakk’ın kabulüdür. Seni kabul etmeyen, ebediyyen reddedilmiş olur. İki âlemde de hakir olur ve emellerinden mahrum kalır. Sana vefa eden cennete, cefa eden cehenneme girer. Âlemde asıl maksut senin rızan olur. Taatlerin en yücesi sana karşı yapılan vefa olur. Senin gönlünden başka yere Hüda bakmaz, Hakk’ın rızası senin rızana bağlı olur.

3870

Sen her kimi seversen, Hak Teâlâ da onu sever, kimi reddedersen, o Hakk’ın reddettiği olur.

(SAYFA 153) Sensiz, Hakk’ın kabulü de olmaz, reddi de. Hak yanında sensiz ne iyi olur, ne kötü. Hakk’ın gözleri sürekli sana çevrilidir. Bu O senin yanında daha sevgili olana ve sen de onun yanında daha sevilen ve sevgili olana kadar böyledir! Çünkü reddedilmiş olursan gazaba uğrarsın! Sen olmazsan, cihandan münezzeh olan Hak, iyi ve kötünün muhabbetinden yüz çevirir.

3875

Her kim Hakk’ın seyrettiği olmak isterse senin eteğini tutar, yanından ayrılmaz. O, sana candan sevgili olmadıkça dünyada Hakk’ın sevgilisi olabilir mi? Her kim sana yâr olursa, Hakk’a yâr olur. Hakk’ın nurları ve sırlarının hazinesi olur. Hakk’ın yüzü, sana karşı olan yüze karşı olur, yazıklar olsun o cana ki senden ayrı düşer.” Hazreti Musa cevaben dedi ki: “Dedikleriniz hep doğrudur. Fakat gönlümde öyle bir aşk uyanmıştır ki

3880

yaşamı idare etmeyi bilmez, yanında iyiyle kötünün farkı yoktur (öğüt kabul edecek kabiliyette değil). Aşığa göre cennetle cehennem eşittir. Aşkının yanında iki âlemin de kıymeti yoktur. Âşıklar, can ve başa tere yaprağı kadar kıymet vermezler. Himmetleri önünde dünya bir saman çöpü gibi kalır. Belki zararı kâra tercih ederler, semender gibi ateş içinde yer tutarlar. Âşıkların hepsi de belayı istirahata tercih etmişlerdir, kendilerinden geçmişler, uyku ve yemekten kesilmişlerdir.

3885

Onların haraplıklarında abideler, fakirliklerinde bağışlar vardır. Âşıklara göre köle ve hizmetçiler ayak bağı sayılır, atlas ve süslü ipeğin eski püskü elbiseden farkı yoktur. Onların canı fitne ve şer ister, kılıçları kan deryası içinde olmalıdır.

Onların kalbine korku yol bulamaz, canlarına Hak’tan başka vakıf olan yoktur. Ben, sana görmeden âşık idim. Kıyas et ki gördükten sonra ne hâle geldim.

3890

Şekere tadını tatmadan âşık olmuştum. Tattıktan sonra aşkım daha ziyade oldu. O kimse ki senin namını işitmekle tuzağına düşmüştü. Artık o şimdi o tuzaktan kurtulmak istememektedir. Gözleri senin gül gibi yanaklarını, lâl gibi, inci saçan dudaklarını gören kimse, nasıl zülfün gibi perişan, ayrılığınla gamlı ve inleyip duran olmaz? İmkânı yok senden ayrılmam. Allah aşkına! Bana ayrılıktan bahsetme!

3895

Eğer bana hizmetinizde bulunmaktan yüz bin zahmet gelecekse, bence o zahmetlerden her biri yüz bin nimete eşittir. Eğer bu cüretimden dolayı başım ve sırrım gidecekse, ben bu zararı yüz ticaret karşılığında almaya razıyım. Sen güzellik deryasısın, güzeller senden bir damla, iki âlem güneşinden bir zerredir. Bu zayıf miskinin gönlüne merhamet eyle ki ayrılığınla daha acınacak hâle gelmeyeyim.

3900

Eğer tane toplayan karınca gibi senin lütfunun harmanından ambarımı doldurursam, haydi, söyle! Harmanından ne eksilir? Bana karşı gösterilen bu derece hayal ne oluyor? Cömertlik deryasısın! Bu imsak nedir? Sert söylüyorum, terbiyesizlik ediyorum.

(SAYFA 154) Fakat aşkının seli ruhumda edep namına bir şey bırakmadı. Mecnun oldum, edebi bilmiyorum. Edepsizsem de seninim, edepli isem de. Altın isem de gümüş isem de senin madenindenim.

3905

Sen benim canımsın! Ben cansız nasıl yaşarım. Şimdiki katre hâlim, ayrılığınla derya olur. Benim hayır ve şerrimden geç (kusuruma bakma)! Beni öldürsen kanımı talep edecek kimse yoktur.” Bu şekilde pek çok yalvardı, ağladı. Nihayet Hızır aleyhisselam ona acıdı. Gördü ki kendine olan muhabbeti uğrunda her bir şeyi feda ediyor. Onu kabul etti. Bunun da ona sevgisi düştü. Sertlik ve şiddeti bırakarak ılımlı bir tarzda konuşmaya başladı.

3910

İki yoldaş Hakk’ın şarabıyla sarhoş olarak sefere çıktılar. Bu iki sultan emr-i ilahiye tâbi olmuş bir vaziyette bir müddet yoldaşlık ettiler. Geniş bir derya kenarında gayet büyük bir gemi gördüler. Büyük olduğu kadar da sağlam ve heybetli bir gemi idi. Hiçbir denizde eşi görülmezdi. Eni boyuna uygun, adeta bir şehirdi. Kenarına yüz deve oturabilirdi.

3915

Sürülerle atı barındırabilir, dağı yüklesen saman çöpü kadar gelmezdi. Öyle heybetli gemi dünyada ne görülmüş ne de işitilmişti. Hızır aleyhisselam onu baltalamaya başladı. Gemiyi tahrip etmek üzere candan uğraşıyordu. Gemiyi baştanbaşa delik deşik etti. Acele acele durmadan balta sallıyordu. Gemiyi harap bir hâlde gören Musa aleyhisselam hiddetlendi, pek üzüldü.

3920

Hızır’a dedi ki: “Bu yaptığın iş ne akla sığar ne de şeriate. Böyle hareket kimseden sadır olmamıştır. Sen sırat-ı mustakim ehli olduğun hâlde senden bu yanlış hareket nasıl gerçekleşiyor? Eğer bunu yapan bir cahil olsaydı, onu diri diri toprağa gömerdim. Şüphe yok ki bu iş şeytani bir harekettir. Rahmani olan bir kimse bunu nasıl yapabilir?” Hızır dedi: “Efendim! Ben sana evvel demedim miydi ki sen benimle yoldaş olamazsın.

3925

Anlaşmamış mıydık ki benim işlerimi inkâr (itiraz) etmeyecektin. Benden iyi, kötü ne gerçekleşirse, hepsini iyi görecektin. Benim küfrüm senin yanında iman olacak, cisim de olsa onu can diye kabul edecektin. Bu şartı yerine getirmedin ki benim fiillerim ve hareketlerimi eleştirmeye başladın. Benim gayba bağlı işlerimde ayıp ne gezer? Sen benim cebimi bile koklamamışsın.

3930

Onda ne miskler, ne amberler doludur. Can deryasını güzel incilerle ağzına kadar dolu bil! Yazık ki görüntüde kalmışsın! Ondan dolayı merdan-ı Hüda’nın sırrını umursamaz bulunuyorsun. Gerçi o zahirde Hakk’ın ilmidir. Fakat benim temiz sırrım ondan uzaktır. Bu yola süluk etmeyene göre o yol iyidir. O, ilacını suda arayan bir susuzdur. Ama o kimse ki câma ve şaraba âşıktır, şarapsız ölü, şarap ile diri ve sarhoştur. (SAYFA 155)

3935

Gerçi cümle eşyanın hayatı sudandır, fakat aşığın canı şaraptır. Başka şeyden hayat bulamaz. Âşık şarap içer, ama dudaksız ve damaksız. Onun sarhoşluğu da Hakk’ın güzellik ve letafetindendir. Öyle olmamışmıydı ki Mısırlı kadınlar Yusuf’un güzelliği karşısında ellerini kestiklerinden haberleri olmamıştı.1 Turunç ile eli fark edememişlerdi de o nadide güzellik karşısında ellerini kesmişlerdi.

Güzellik şarabı insanı böyle mest eder, yerle göğü fark edemeyecek hâle getirirse,

3940

Hakk’ın güzelliğinden doğan aşkın şarabı âşığı nasıl kendinden geçecek derecede sarhoş etmez? Eğer âşıksan, aradaki farki kıyasla anlarsın. Gönül ehli isen iyi dikkat et! Aşığın canı kadeh, Hakk’ın güzelliği de şaraptır. Âşık böyle sarhoşluktan harap olur. Halk, sudan hayat alır, o şaraptan. Ona o meyden daha hoş bir şey yoktur.” Musa aleyhisselam dedi: “Ben bu işte hata ettim, fakat verdiğim sözü unuttum hoş görün.

3945

Ettiğim itirazdan, meydana gelen kusurumdan tövbe ettim, büyüklük ederek affedin! Ey kerem sahibi, bu, ilk günahımdır. Hak Teâlâ kullarının tövbesini kabul ediyor. Şüphe yok, siz de Hüda’nın ahlâkıyla ahlâklanmışsınızdır. Affedin de beni şu gam yükünden kurtarın!”

Musa aleyhisselam bunlara benzer daha birçok rica ve istirhamlarda bulundu. Nihayet o hoşgörü sahibi merhamet etti. Oradan geçerek gene yollarına devama, yine şahın sohbetini aramaya koyuldular.

3950

Birbirlerinin sohbetinden memnun olarak bir müddet yolculuk ettiler. Hazreti Musa Hazreti Hızır’dan her gün birçok şeyler öğreniyor ve yararlanıyordu. İnişte de, yokuşta da ondan birçok esrar dinliyordu. O iki şah bir müddet gittikten sonra yolları bir köye uğradı. Orada kara gözlü, kırmızı dudaklı, ay parçası gibi güzel,

3955

biricik inci gibi dilber, benzerine az rastlanır, on yaşlarında bir çocuk gördüler. Cenabı Musa o güzelliğe hayran kaldı. Çünkü çok çok güzel idi. Hızır, gitti onu çocukların arasından çağırarak aldı. Tenha bir yere götürdü. Halktan uzaklaştı, halkın gözünden kaybolunca hemen çocuğun elleriyle ayaklarını bağlayarak cellat gibi, yere yatırdı.

3960

Belinden hançerini çıkardı, çocuğu bir kuzu boğazlar gibi boğazladı. Musa aleyhisselam bunu görünce feryat etti: “Allah aşkına! Bu ne kadar zulüm! Masum bir çocuğu böyle öldürmek yakışır mı? Ey kardeş! Din ehlinden Hüda bu zulmü uygun görür mü? Bu suçu haklı görecek kimse yoktur. Böyle bir suçu hiçbir dinden çıkmış, yapmamıştır. Bu iş soğuk dedikçe soğuk (çok çirkin, çok feci).”

3965

Hazreti Kelîm, hiddetle dolmuş olarak Hızır aleyhisselam’a buna benzer bir hayli suçlamalar yağdırdı. Bunları dinleyen Hızır, baktı ki Musa aleyhisselam’ın hiddeti çok fazla. Tatlılıkla dedi ki:

(SAYFA 156) “Sana evvelinde demedim miydi ki beni bırak. Benim sohbetime tahammül edemezsin, kendi şehrine git! Bu kadar görmek sana fayda verir, daha fazlasına tahammül edemezsin! Ben sende bu inkârı, gülşenindeki bu hastalığı görüyor ve biliyordum.

3970

Senin hâlinden evvelden haberdar idim. İçerinde gerek hayır gerek şer ne bulunduğuna vakıftım. Sen kendinden bu kadar haberdar değildin, fakat yoldaşın senin hâlini biliyordu. Senden mahşere kadar neler sudûr edecek, belki ondan sonra da neler gelecek hepsini biliyorum. Açık, kapalı hiçbir şey benden gizli değildir. Eğer o sırlardan senin haberin olsaydı, benim peşimde oraya buraya ne koşup gezecektin?

3975

Eğer benim sözlerimden senin de haberin olsaydı kendi memleketine avdet ederdin. Her ne söyledimse canıgönülden kabul edecektin. Tâ ki Cenabı Hak’tan birçok hayırlar elde edecektin. Musa aleyhisselam ayıktı. Baktı ki Hızır’la arası açıldı. “Elif” harfiyle “dal” harfi gibi görünüşte ayrı düştüler. Hızır, kendinden bir düşman gibi uzak duruyordu. Kendisine olan meyl ve muhabbeti tamamen yok olmuştu. Musa aleyhisselam kendinden ve yaptığı işten utandı, fena hareketine tekrar pişman oldu.

3980

Hızır ona dedi ki: “Bu kadar yoldaşlık yeter! Çünkü sen de o uyum oluşamayacak. Bu vesvese, bu imtihan ne vakte kadar sürecek; bu dedikodu, bu tartışmaların sonu gelmeyecek mi? Allah aşkına git, bizi kurtar, sohbet ağacını kökünden çıkar! Hazreti Musa rica etti ki: “Allah rızası için, beni böyle bir devletten mahrum etme! Ey bağış ve cömertliğine bir son olmayan! Evvelki gibi bu ikinci kusurumu da affet!

3985

Eğer böyle bir kusur daha işlersem, benim gibi bir miskinle bir daha bağ kurma! Ondan sonra itiraz da etmem, senin ayrılığınla erimeye razı olurum. Eğer bu yoldaşından üçüncü bir hata daha meydana gelirse, özrünü kabul etme, yanından kov! Ben özür silahını elimden bırakıyorum. Bundan sonra ne isterseniz razıyım. Ne emrederseniz muhalefet etmeyeceğim, işte özür kılıcını kınına koyuyorum.”

3990

Acz ve zillet içinde bu vadide birçok sözler söyledi. Kusurunu itiraf etti. Hızır’ın gene yüreği acıdı, lütfuyla ona bu defa da yâr oldu. Gene dost, ahbap ve yoldaş oldular, gene gönülden Hakk’a talip oldular. Bir müddet, bal ile kaymak gibi birbiriyle candan söyleşerek yola koyulup gittiler. Olacak ya! Bu seferde de birkaç gün yiyecek bulamayarak aç kaldılar.

3995

Açlık sıkıntısı haddini aştı, dağda bayırda çaresiz kaldılar. Açlık o derece şiddetle etkili oldu ki leş yemek bile hoş görülür oldu, hatta vacip durumuna geldi. Çünkü şeriatin sahibi böyle anlarda leş yemeye müsade eder.2Ölüm korkusu vardı, güçleri kalmamış, nefisleri isyan edecek hâle gelmişti. (SAYFA 157)

3999

Zikirden, fikirden, ibadetten kalmışlar, ölümle yüz yüze gelmişlerdi.

4000

“Kâde’l-fakru en yekûne küfran” (Fakr ile küfrün arası pek yakındır.) sırrı ortaya çıkmış, o geniş kırlar, sahralar daralmış, bunları sıktıkça sıkmıştı. Bu iki kutup bu hâlde büyük bir şehre geldiler. Orada biraz dolaşarak canlarını kurtaracak bir lokma aradılar. Şehir halkı yemek vermek istemedi. İki yoldaş açlıktan şuraya buraya dolandılar. Birçok kişiden yardım istediler. Hiçbir kimse bunlara bir dilim ekmek vermedi. Çünkü tabiatlarında cimrilik vardı.

4005

O şehir halkının bu pintiliği o zamandan beri daima dillerde anılır. Sonra bu iki yolcu aç ve bîilaç olarak şehri terk etmeye karar vererek yola çıktılar. Mahallelerden geçerken bir konak gördüler ki şehirde bir daha benzeri yoktu. Fakat duvarının biri “dal” (dal harfi) gibi eğilmişti, Hızır onu “elif” gibi doğrulttu. O konağın sahipleri iki yetim çocuktu. Altın, gümüş birçok nakitleri vardı (çok zenginlerdi).

4010

Hazreti Hızır, duvarı doğrulttuktan sonra Allah’tan sabır ve tahammül isteyerek şehirden çıktı sahra yolunu tuttu. Musa aleyhisselam ile el ele tutuşarak yola düştüler. Gidiyorlardı. Hazreti Musa, hiddetini yenemeyerek “İllallah!” dedi. Şikâyet çığlıkları semaya çıkıyordu. “Bu ne hâl? Yeter artık beni öldürdün.” dedi. Evvelki hiddetli maceralara geri döndü. Hiddetinden kendini kaybetti. İradesine hâkim olamadı. Hızır’la gene şiddetle tartışmaya başladı.

4015

Dedi: “Allah aşkına söyle! Sen yol gösteren bir dost musun, yoksa yol kesen düşman mısın? Öyle bir duvar senin elinle doğrulsun da biz şu hâlimizle bir lokma ekmeksiz kalalım, layık mıdır? O iki yetimin hesapsız serveti vardı. Niçin onlardan birkaç altın ücret istemediniz? Birkaç günlük gıdamızı temin eder, hiç olmazsa şu açlığımızı giderirdik.” Hızır dedi: “Biliniz ki bu üçüncü kusurdur. Artık ayrılacağız, gözüme görünme!

4020

Bundan sonra aramızda ayrılıktan başka bir şey yoktur. Bir daha birlik mümkün değil.” Musa aleyhisselam’ın sunabileceği özrü kalmamıştı. Ayrılık acısı yüreğine boyandı. Bir müddet bu dertle kendinden geçti. Yeri ve göğü fark etmez oldu. Hatırında ne sıkıntı kaldı, ne şikâyet. Cefa ile vefa yanında eşit oldu. Musa aleyhisselam, verdiği söze bağlı kalarak ayrılmaya rıza gösterince, Hızır aleyhisselam ona bu defa da başka türlü ihsanda bulundu.

4025

Musa aleyhisselam’a bu ayrılık acısı esnasında öyle bir ruh hâli geldi ki derdine derman istemedi. Artık Hızır’la birliktelikten daha çok, ondan ayrılmak arzusu hâkim olmaya başladı. Sıhhatten ziyade hastalığı arzu eder oldu.

(SAYFA 158) Onun huzurunda duyduğu zevkin yüz mislini, ayrılığında bulmaya başladı. Merdan-ı Hüda’nın armağanı böyle olur. Ayrılıkta da kavuşmada da zevk bahşederler. Ne mutlu o canlara ki onlara kavuşur. O kavuşanlar öyle cihanlara giderler ki benzeri görülmemiştir.

4030

Her an neşe dolu bir cihan. Hüda’nın yeni yeni bahşişleriyle dolu bir cihan…

Hızır ona veda ederken dedi ki: “O yaptıklarım fena değildi (hikmetsiz değildi). Dinle! Tâ ki sırlarını sen de anlayasın, nurum, ilmim ve işlerimi sen de bilesin!

Kâfir bir padişah bir şehre hücum kastındaydı, askerini bindirecek gemi arıyordu. Tâ ki gitsin, o şehri yaksın yıksın, ahalisini denize döksün.

4035

Ehl-i imandan kimseyi sağ bırakmasın. O melunun niyeti bu idi. Gemiyi bunun için kırdım ki müslümanlar katilden kurtulsunlar. O günahsız olarak öldürdüğüm çocuğu da Allah’ın emriyle öldürdüm. O iş de yerindeydi, yolsuz zannetme! Çünkü ben şahidin emri olmadan bir iş göremem. O çocuğun babasıyla annesi ikisi de doğru yoldaydılar (mümindiler).

4040

Her ikisi de takva yolunda ilerleyip gidiyorlardı. Fani dünyadan geçip beka yolunu tutmuşlardı. O çocuk, ahlâkça bunların aksiydi. Bunun için öldürdüm ki doğru yola mani olmasınlar, o yüzden ikisi de hüsrana düşmesinler. O çocuk sırran kâfirdi. Ben bu sırrı açıkça gördüm. Meyveli ağaç üzerinde kesilmesi lazım fena bir daldı, o fena dalı kestim.

4045

Tâ ki diğer dallar neşe ve zevk bulsun, öyle bir engelden tamamen kurtulsun. Duvar işine gelince bunu o yetimlere karşılık bir iyilik olmak üzere yaptım. O duvarın altında bir hazine vardı. İstedim ki duvar yıkılarak hazine meydana çıkmasın. Bunu karşılıksız olarak yaptım. O iki öksüzden nasıl ücret isteyebilirdim ki babaları Hak’tan ebedi mülke ulaşmış salih bir zattı.

4050

Onun evlatlarından, yabancılardan veya düşmandan ister gibi, ücret istemek layık olur muydu? Azadeler için layık olur mu ki böyle şehzadelerden ücret istesinler? Almayı bırak, yüz hazinem olsa onlara verirdim ve buna candan sevinirdim ki Rabbim bana böyle bir hayır yapmayı ilham etti ve başarı verdi diye. Hızır aleyhisselam bu üç hikmeti Hazreti Musa’ya söylediği vakit Hazreti Musa durumu candan kabul etti.

4055

Bunları işitince inkârdan kurtuldu, sıkıntıları çözüldü, gamdan kurtuldu. Sonra her biri ayrı birer yol tutarak ayrıldılar. Musa aleyhisselam Hızır’ın hâline hayran olarak, dönüşüyle müslümanların hâli kurtuluş ve bolluk bulsun, ümmet onun aracılığıyla ilerleyip, takvaları artsın diye memleketine geri döndü.

(SAYFA 159) Bu söyleşiden Musa aleyhisselam’ın derecesi bir kat daha arttı, manevi cihandan çok fetihlere erişti.

4060

Kimse bilemez ki o Hızır’dan daha ne gibi lütuflara nail oldu. Kalbindeki kederler tamamen huzura döndü. Toprak olan vücudu mutlak can oldu, bütün temizlerden daha temiz oldu. Cihanda evvelce övünç duyduğu şeyden (büyüklükten) kurtuldu, silkindi çıktı. Evvelki hâli yeryüzünden idi, son hâli göklerden oldu. Hak erlerinin sohbetine erişen, kendinden kurtulup, derecesi yüz misli artan o kimseye ne mutlu.

4065

Eğer gece gündüz yüz sene namaz kılsan, bütün ömrün zikir ve niyaz ile geçse, belki Hazreti Nuh ömrünce ibadet etsen, nefsin bütün arzularını gönlünden çıkarsan Merd-i Hak ile bir nefes beraber bulunduğunda sana gelen o bolluğa erişemezsin.

Notlar

  1. Yusuf suresi 12/31 Kadın, onların dedikodusunu duyunca, onlara dâvetçi gönderdi; onlar için dayanacak yastıklar hazırladı. Herbirine bir bıçak verdi. (Kadınlar meyveleri soyarken Yusufa): “Çık karşılarına!” dedi. Kadınlar onu görünce, onun büyüklüğünü anladılar. (Şaşkınlıklarından) ellerini kestiler ve dediler ki: Hâşâ Rabbimiz! Bu bir beşer değil… Bu ancak üstün bir melektir!
  2. Enam suresi 6/145 De ki: “Bana vahyolunan Kur’an’da bir kimsenin yiyecekleri arasında leş, akıtılmış kan, domuz eti -ki o şüphesiz necistir- ya da Allah’tan başkası adına kesilmiş bir (murdar) hayvandan başka, haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Fakat istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın kim bunlardan yeme zorunda kalırsa yiyebilir.” Şüphesiz Rabbin çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
Önceki makale
Makale 56
Sonraki makale
Makale 58
Menü