Makale 92

İnsan, kendinden sefer ederek varlığından geçtiği zaman anlar ki evvelki varlık sonraki varlığın perdesi imiş.

Bu makale şunu açıklayacaktır:

Sözün çeşitli ve birçok yüzleri (manaları) vardır. Peygamberimiz buyurmuştur ki: “inne li’l-kurâni zahran ve batnan ve libatnihî batnen ilâ sebati abtun” Meali şerifi: “Kur’an-ı Kerim’in zahiri ve bâtını var. Bâtının da bâtını var, yedinci bâtına kadar.” Zahir uleması ilk bâtını görebildiler. Biraz manevi olanlar, derecelerine göre ikinciyi, nihayet üçüncüyü gördüler. Ondan ileri gidemediler. Yalnız halktan gizlenmiş olan erler (evliyaullah) dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci bâtının derinliklerine dalarak orada kıymetli mana incileri buldular.

Sözün böyle muhtelif manaları olunca, sözün aslı ve madeni olan insanların da birçok cepheleri (dereceleri) olduğu bu bakışla belli oldu. Gök nasıl, biri diğerinden yüksek tabaka tabaka ise, manevi gök olan insanların da böyle olması doğaldır.

Çünkü zahiri gökler, manevi göklerin numunesidir. Her kim ne kadarının manalarına daha çok nüfuz edebilmişse, onun manevi seması (derecesi) daha yücedir. İnsan, kendinden sefer ederek varlığından geçtiği zaman anlar ki evvelki varlık sonraki varlığın perdesi imiş. İkinci varlık Hüda’ya vasıl olmuştur. “men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu” “Nefsini bilen, Rabbini bilir (bulur).”


6655

Resulü Ekrem efendimiz buyuruyorlar ki: “Kur’an-ı Mübin’in yedi batnı (mana derecesi) vardır.” Birinci batın ehl-i zahire bildirildi. Bizim gayretimizle onlara ikinci batından da kapı açıldı. Üçüncü batna adım atan nadirdir. O kapıları Hak yardımıyla açanlar, yani dört, beş, altı ve yedinci tabakaya gidenler, o yolun sonuna erenler, dergâh-ı Hüda’da hasü’l-havas, iki cihanda şahların şahı oldular.

6660

Ehl-i bâtın ve kutb-ı zaman odur. Müminlere yardım ve rehberlik eden odur. Eğer o şah bunların şerhini açıklamadıysa, o mana kendisine ayan olmadığından değildir. Bil ki o, merdan-ı Hüda gibi yedinci tabakaya kadar yükselmiştir. Yedinci batna vasıl olmuş ve o bâtındaki mana incilerini delmiştir (derinliklerine nüfuz etmiştir.). O şah, dördüncü bâtındaki esrarı açıklamadı ki o, söze ve açıklamaya sığmaz.

6665

Avamda onu dinleyecek kulak yok. Ruhlarında o kabiliyet kayıp. O açıklama, onların kulağına sığmaz, anlayışları o sırrı anlamaktan noksandır. Onun şerhini ondan ancak dilsiz olarak dinleyebilir, o sırra bu suretle vakıf olursun. Çünkü ruhların konuşmasında harf ve ses gibi şeyler yoktur. Çünkü can badesi kap kacağa sığmaz. Çünkü o badenin başı sonu yoktur. Zarf ise sınırlıdır. Sınırı olmayan, sınırlıya sığar mı?

6670

Ehlidilin sözleri dilsizdir, sırları canlarında gizlidir. O canlar şarabı, sakiden daima dudaksız vesairesiz çekerler (içerler). O sofradan baki nimet yerler ve o nimet yüzünden güneş gibi nur saçarlar.

(SAYFA 256) O fırka, sayıları binleri bulduğu hâlde birdirler, çünkü yolları ve menzilleri birdir. Onların garip hâlleri şerh etmekle tükenmez. Biz yine o bâtınları açıklamaya geçelim.

6675

Bu yedi bâtın, yedi kat semaya benzer. Evliyanın yükselişleri bu bâtınlarda meydana gelir. Hak Teâlâ’nın iki türlü göğü vardır: Biri manevi, öbürü surete bağlıdır. Manevi gök de yedi tabakadır, cismani gök de. Fakat cismaniler, manevilere nispetle çok alçak kalır. Cismani gökler, bu suretler (maddi vücutlar) için yaratılmıştır ki onlardan faydalansınlar. Çünkü yer ile gök, tenleri (şahısları) dadı gibi beslerler.

6680

Hissedilen, görülen semalar ise, latif ruhlar içindir ki o ruhların, o semalarda yükselmekle şerefleri artar. Hak Teâlâ ruhları başka türlü gıdayla gıdalandırır: İlim, şevk, fikir gibi. Merdan-ı Hüda’nın yolculuğu daima bu semalardadır. Her birinin mevki ve mertebesi bu semaların birindedir. Bu hissedilen, görülen göklerin cismi suretdir. Buhar ve dumandan olmaları dolayısıyla yükselmişlerdir. Her ne kadar zeminin üstünde bir tavan gibi yükselmişlerse de onlar da zemin gibi ilimden, akıldan müstesnadırlar.

6685

Bundan dolayı ilahi emaneti kabul etmediler. Çünkü ilim nurundan nasiptar değillerdi. Âdem evlatları akılları olduğu için kabul ettiler. Tâ ki onunla vuslata yol bulsunlar. Asman, Kuran’dır. Bu görünen felekler değildir. Çünkü meleklerin yolculuğu onda değildir. Kuran’ın şerefli ifadesi, manevi asmandır. Her kimin cisminde manevi can varsa, Kur’an ona göre baki göktür. Çünkü ruhun yükselme yolu bu feleklerdir.

6690

Ehl-i zahirin anladığı, bu manevi asmanın birinci tabakasıdır. Ehl-i bâtının anlayışı, ikinciden başlar. Her kim üçüncü batna gidebilmişse, o, tefsir ilminde umman olmuş sayılır. Bu yol üzere bağıştan bağışa çık git! Perdesiz armağana vasıl oluncaya kadar daima canıgönülden talep ve temennide bulun, gece gündüz yana yakıla, de ki: “Bana yüzünü perdesiz ne vakit göstereceksin? O gülşenin kokusuyla ne zamana kadar yetineceğim?”

6695

İyi, kötü her şey arada engel olursa, ben seni perdesiz olarak nasıl görebilirim? Gerçi nur gibi gözüme girmişsin, sen olmasan nursuz kalırım. Gözüm senin cemalinle dolmuştur, canım, gönlüm senin dikensiz gülzarındadır. Gözümde senin hüsnünden başka bir şey yoktur. Fakat gözümde kendim perde oluyorum. Seni daima açıkça perdesiz görmek isterim. Lütuf buyur, yolumdan kaybolma.

6700

Ey güzellik deryası, muhakkak biliyorum ki bensiz değilsin. Böyle olduğu hâlde ben neden o güzelliği arayıp duruyorum? Ben hayran olunacak bir varlığım. Dünyada, bende neler gizli olduğunu bilecek bir hayran arıyorum. Hakk’ın hassı, ezeli nuruyum (burada vahdet vardır). İki gören şaşılıktan kurtulamamıştır. Hakikâtte hep biriz, cümlemiz şüpheden kurtulup kesin ve açık olana vasıl olmuşuz. Ey yâr, bil ki bunu anladığın zaman Ferkadan’ın tepesine ayak basarsın! (SAYFA 257)

6705

Ben Yezdan’ın hassıyım, bana iyi bak ki bir testi içinde deryayı göresin! Testiyi bırak da suya bak! Genç, ihtiyar her şeyi nakış bil! Ey oğul! Nakış gölge gibidir. Gölgeden geç de mana tarafına git ki esası bulasın. Peygamberler gövdedir. Kurallar, dal yaprak. Dallar asıldan meydana geldi ki onları görerek asla intikal etsinler diye.

6710

Gözün gördüğü rengârenk suretlerin hepsi, bize manadan haber verir. Suretten manayı görün ve daima suretten manaya geçin! Mananın yüzünü perdesiz, bizim nakış ve rengimizden seyredin! Akıl, manadır. Çünkü göze görünmez, ondan türlü suretler görürsün.

6715

Bunun gibi, cihanın nakışında, yerde, gökte, dağda, deryada, ayda, güneşte ve yıldızlarda Hakk’ın lütuf ve cemalini açıkça gör! Halkta ve halkın iyi, kötü huylarında ‘hakiki birin’ yüzünü perdesiz seyret!

6720

Cinde, şeytanda, insanda Hakk’ın kudret ve ilmini açıkça seyret! O maharetlinin hünerlerini gör, onların görüşleri sana da sirayet etsin. Sen de onlar gibi haberdar olursun. Büyükleri candan sever, daima güzel sözleriyle meşgul olursun. Akıl ve idraki iyi olan kimseye cihanı yaratan gizli kalmaz. O, her zaman sebeplilikten sebepsizlik tarafına gider, daima taraftan tarafsız tarafına koşar.

6725

Nakışlarda nakkaşı görür, sergilenenlerin içerisinde sergiciyi seyreder. Daima Hak yolunda inşa olur, ilm-i esma (isimlerin bilgisi) ona ders olur. İyi, kötü gözüne görünen her şey ona: “Ehade bak!” der. Yanında her şey birer peygamber gibi olur, ona derler ki: “Gölgeden geç, asla git!” Hak Teâlâ apaçık olduğundan dolayı nazarlardan gizlidir. İyi bak ki anlayasın.

6730

Her kim bu sırrı bildiyse zinde ve Hakk’ın lütfu civarında ebedi kaldı. Yine sıkıntının değerlendirmesine geçiyorum. Maksuduna ceht ile vasıl olan (sıkıntıdan rahata eren), derece itibariyle çok yüksektir, gittiği yerlere hayat götürür. Âlem halkına rehber olur, yerde olduğu hâlde semaların üstündedir. Fakir görüntüsünde köhne hırka içinde bulunsa da halkın mürşit ve önderidir.

6735

Onun bu tür kıyafete girmesi geçim derdinden (fayda sağlamak için) değildir. Hırkasını bırak da kendisine bak! Gör ve bil ki o hırka perdesi altında gizlenmiş nasıl bir baş padişahtır. Defineyi şunun için viranelere gömerler ki halkın elinden kurtarsınlar.

(SAYFA 258) Tâ ki virane hazineye kale olsun, onu fenadan (yağmadan) kurtarsın. Virane, hazinenin bekçisi demektir, gece gündüz onu bekler.

6740

Onun sahip olduğu bu mertebenin daha üstünde padişahlık, gizli saltanat vardır. İstemeden bulunan onundur, aylar, yıllar onu ister. Onu ararlar. Zahmetsiz, külfetsiz hazineler elde eder; hicransız, ayrılıksız vuslata erer. O nadirdir, fakat bu, enderdir. O kadirdir, fakat bu daha kudretlidir. O, âşık mesabesindedir; bu maşuk. O, Hamza gibidir, bu Faruk.

6745

Gerçi o, İsa gibi göklere ermiştir; fakat bu, arşın, kürsün de üstündedir. Böyle padişahı kimse bilmez, anlayamaz. Canıgönülden talep etse bile. Ancak havas anlar. O havas ki insanlar ve cinler arasında haberdar ve gören, saf ruhlu kimselerdir. Onun esrarını onlar anlayabilir; onun söz ve davranışından ancak onlar koku sezebilir. Yoksa, bağı göremeyen göz, ağacın üzerindeki kuşu hiç göremez.

6750

Kumruyu göremeyen, gagasının üzerindeki tüyleri nerede sayabilecek? Onun nuruna bakmaya gündüz kuşlarının gözü tahammül edemez, gece kuşu (yarasa) nasıl dayanabilir? Süleyman’ın, rüyada bile göremediği o güneşi kör karınca nereden görecek? Gece gündüz durmaksızın talepte bulunsa bile, o huzura kimse yol bulamaz. Onun cinsinden değildir ki ısrarına dayanamayarak ona yüzünü göstersin.

6755

Bu, lütuf ve ihsan yoluyla erişir, çalışmakla değil. Gayret işi değil, baht ve devlet işidir. O semte kanatsız olan uçamaz. Böyle yolu yürüyerek kim katedebilir? Ayaktan vazgeç ki Hüda sana kanat versin, başından geç ki karşılık olarak yüz baş alasın. Canından geç ki Hüda sana tükenmez vuslat ve kavuşmanın kaynağı bir can versin. Her kim Hakk’a bir verirse, karşılığında yüz alır. Sayısız veren de sayısız alır.

6760

Eğer tacir isen ver, al! (Alışveriş et.) Tacir değil de ücretli isen, hani ücretin? Karşılıksız kalışın zahiren uslu, edepli görünsen de özde günahkâr oluşundandır. Her kimin ibadeti karşılıksız kalmışsa, bil ki onun taatinden isteği Hak değildir. Eğer ibadetten maksudu Hak olaydı, istediği neyse o olurdu. (Kendisi de Hak olurdu.) Mademki muradı hâsıl olmuyor, dünyada mahrumiyyet bu sebepledir.

6765

Ey oğul, onun ibadetle Hak’tan kastettiği Hak değildir, onun maksudu başkadır. Gerçi dili Hak diyor, fakat aklı, fikri dünya tarafına kanatlanmıştır. Çünkü onun talep ettiği sadece bu cisimdir. Canının Hak’tan aldığı nasip de ancak Hakk’ın ismidir. Onun canında o nurdan eser yok, maddi kuvvetlerden başka bir şey onu memnun etmez. Nurdan tamamen uzak, baştanbaşa nârdır, hayatının bütün sefahatı matemdir, neşesi yoktur. (SAYFA 259)

6770

Çünkü onun ruhani gıdadan nasibi yoktur, bu âlemden başka sevgilisi de yoktur. Hayvan gibi yiyip yatmak esiridir.

Bu iki şeyden başka düşündüğü de yoktur. Dünyada hayvan gibi yaşar, hayvan gibi hor ve hakir olarak ölür. Topraktan çıkan kurt gibi, toprak olur gider, onda göklere çıkacak ruh nerede? Öyle ruhlar keremden doğar, kirmden (böcek, kurt) değil. O canları bu âlemden hariç bil!

6775

Onlar dumandan ve buhardan doğmuş değildir, duyuların ve maddenin ötesindedir. Suretten geç ki onun, her iki âlemin padişah ve önderi olduğunu göresin. Âlemin gıdası odur, âlem onun kabuğudur. Ondan ötesi düşmandır, dost ancak odur. Ondan ne zamana kadar köşe bucak kaçıp duracaksın? Canını, başını mertçesine onun yoluna koy! Bundan sonra sözlerim, bütün onun güzelliğinin anlatımına bağlı olacaktır.

6780

Gerek vasıldan, gerek salikten, hangisinden bahsedersem, söz konusu onun zatının vasfıdır. İyi dinle! Hayır, şer, iyi, kötü her şey âdemde olduğu gibi, onda acayip bir şey daha vardır ki “dimağdır”.

Önceki makale
Makale 91
Sonraki makale
Makale 93
Menü